ERMENİ SORUNU
Konunun Tarihi Boyutu
1915’te Türkler ve Ermeniler arasında gerçekten ne yaşandığını tam olarak anlamak için, 1915’ten önceki gelişmeleri incelemek gerekmektedir.
Türkler ve Ermeniler sekiz yüzyıldan daha uzun süre Anadolu’da barış içinde yaşamışlardır. Osmanlı Yönetimi döneminde Ermeni toplumu, Osmanlı İmparatorluğu’nun ayrıcalıklı tebaası olarak Osmanlı topraklarının her yerine dağılmış, Yönetime bağlılığından dolayı “Millet-i Sadıka”, “Sadık Millet” olarak nitelendirilmiştir.
Osmanlı döneminde Ermeniler, bakan, general, büyükelçi, vali, ticari temsilci ve bu gibi diğer bazı görevlerde Osmanlı Devleti’ne hizmet etmişler, Ermenilere karşı hiçbir biçimde ayrımcılık yapılmamıştır.
Öte yandan, 19. yüzyılın sonuna doğru, zamanın Büyük Güçleri, Ermenileri Osmanlı Devleti’ne karşı kendi çıkarları için kullanabilecekleri önemli bir araç olarak görmeye başlamışlar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu vilayetlerinde bağımsız bir devlet kurma vaadiyle kışkırtmışlardır.
Fransız Devrimi’nin getirdiği yeni kavramlar ve Balkanlarda bağımsızlık yolunda yaşanan gelişmeler de Ermenilerin bu yöndeki çabalarını körüklemiştir. 1880’den itibaren çeşitli Ermeni çeteleri kurulmaya başlanmıştır.
1887’de Cenevre’de Hınçak, 1890’da ise Tiflis’te Taşnak komiteleri ortaya çıkmıştır. Her iki komitenin de ortak hedefi Osmanlı topraklarında Ermenilerin yaşadığı bölgeleri içeren, siyasi ve etnik olarak saf bir Ermeni devleti kurulması olmuştur. Daha sonra Osmanlı sınırları içinde de örgütlenen bu komitelerin kışkırtmaları ve dış yardımların desteğiyle çeşitli vilayetlerde ayaklanmalar başlamış ve 1896 yılında Van’da ilk büyük Ermeni isyanı çıkmıştır. Bu isyanın bastırılmasından sonra bölgedeki Ermeni örgütleri faaliyetlerine devam etmişlerdir.
Ayrılıkçı Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasını ve Osmanlı Devleti’nin İtilaf Devletlerine karşı savaşa girmesini büyük bir fırsat olarak görmüşlerdir. Birinci Dünya Savaşı sırasında isyan ederek işgalci Rus Ordusu ve diğer yabancı kuvvetlerle işbirliği yapan Ermeniler, Türklere ve diğer Müslümanlara yönelik katliamlar yapmışlar, Rus işgalini kolaylaştırmak için Osmanlı askerlerine saldırıp, ikmal yollarını kesmişlerdir. Ermeni çevrelerinin 15 Nisan 1915 tarihinde ikinci Van isyanını çıkarması ve dışarıdan Rus saldırılarıyla karşı karşıya olan Osmanlı Devleti’ni içeriden vurmaya başlaması Osmanlı Hükümeti tarafından 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilen Sevk ve İskan Kanununun en önemli nedenlerinden birini oluşturmuştur.
Osmanlı Hükümeti, Ermenilerin Rus ordusu ile diğer yabancı kuvvetlerle işbirliği yapması ve çeşitli vilayetlerde isyanlar çıkarması karşısında Ermeni Patriğini, mebuslarını ve diğer önde gelenlerini çağırarak Ermenilerin Müslümanları katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını bildirmiştir. Ancak, bu uyarıdan sonuç alınamayınca Hükümet 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni komitelerini kapatmış, 235 kişiyi devlet aleyhine faaliyette bulunmaktan tutuklamıştır. Ermeni çevrelerinin her yıl “sözde Ermeni soykırımı”nın yıldönümü diye andıkları 24 Nisan, bu komitecilerin tutuklandığı tarihtir.
Osmanlı Hükümeti, bu büyük iç ve dış tehdit karşısında, 27 Mayıs 1915 tarihinde aynı durumdaki herhangi bir ülkenin tereddüt etmeden alacağı bir savunma tedbirine başvurmuş, savaş bölgelerinde yaşayan Ermenilerin güneydeki Osmanlı topraklarına sevk edilmelerini öngören bir yasa kabul etmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Ermenilerin ülke sınırları dışına sevk edilmelerinin öngörülmemesi, İmparatorluk topraklarının savaş alanı dışında bulunan bölgelerine doğru yer değiştirmeye tabi tutulmalarıdır.
Sevk işlemi, gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra başlamıştır. Bu arada, savaşın dışındaki ve sorunsuz bölgelerde yaşayan Ermeniler bu uygulamanın dışında tutulmuştur. Böylelikle, İstanbul, Edirne, Kütahya, Aydın ve İzmir’de yaşayan Ermeniler bu karardan etkilenmemişlerdir. Osmanlı Hükümeti’nin aldığı karar herhangi bir ideolojinin uzantısı değil, sadece savaş koşullarının ve bu koşullarda bazı Ermeni gruplarının gerçekleştirdikleri silahlı saldırıların bir sonucudur.
Yasada, sevke tabi Ermenilerin güvenliğini sağlayacak her türlü önlem öngörülmüştür. Osmanlı Hükümeti, yerel makamlara, Ermenilerin yeniden yerleşmelerinin düzenli şekilde gerçekleştirilmesini sağlayacak önlemlerin alınması yönünde talimat vermiş, verilen talimata uymayan kişiler hakkında soruşturma yapılması ve yapılacak soruşturma sonucuna göre, suçlu bulunan ve görevlerini kötüye kullananların Divan-ı Harbe sevk edilmelerini emretmiştir. Osmanlı Devleti’nde “Divan-ı Harbi Örfi Mahkemeleri” olarak bilinen bu mahkemelerde yargılanmak üzere 1916 yılında 1673 kişi tutuklanmış, 67 kişi idam cezasına çarptırılmıştır. Bu yargılamalara ilişkin belgeler Osmanlı arşivlerinde mevcuttur.
Yer değiştirme sırasında, devlet otoritesinin güçlü olduğu bölgelerde Ermeni kafilelerine yapılan saldırılar oldukça sınırlı kalmıştır. Savaş zamanında yiyecek ve diğer ihtiyaç malzemelerinin yetersiz olması, ağır iklim koşulları ve tifüs gibi salgın hastalıkların başlaması bazı bölgelerde can kaybının yüksek olmasına yol açmıştır. Esasen, bu zaman dilimi bütün Anadolu insanının aynı kaderi paylaştığı dönemdir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, sadece Güneydoğu Anadolu’da bir milyonun üzerinde Müslüman sivil nüfus hayatını kaybetmiştir. Bu kaybın başlıca nedenlerinden biri de Ermeni çetelerin silahlı saldırılarıdır.
Ermenilerin sevk ve iskanı sırasında alınan tedbirler ve yargılamalar incelendiğinde, Osmanlı merkezi yönetiminin Ermenilerin can ve mal güvenliklerinin sağlanması konusunda tedbirler aldığını, taşrada kanun dışı davranan ve yetkilerini kötüye kullanan devlet görevlileri ile çetecilik yapanların cezalandırıldığı görülmektedir. Bu noktada, birçok soru sorulabilir: Ermenileri yok etmek isteyen ve katliam yapmak amacında olan bir devlet, Ermeni kafilelerine kötü muamele edenleri ve görevlilerini yargılar ve cezalandırır mı ? Gizli amaçları olan bir devlet, tehcir sürecinde Ermeni grupların güven içinde nakillerini sağlayacak özel bir kanun çıkarır mı ? Bu sorulara verilecek cevaplar Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri “yok etme” yönünde bir niyeti olmadığını ortaya koymaktadır.
Son dönemde Ermeni propagandası 1915 olaylarını Holokost ile özdeşleştirme gayretleri çerçevesinde, 1908’de iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi’ni, Sosyal Darwinci bir yaklaşımdan hareketle baskıcı bir Türkleştirme politikası uygulamak ve bunun bir ayağı olarak “Ermeni soykırımını” hayata geçirmekle itham etmektedir.
Bu bağlamda kullanılan kavramlardan biri, biyolojik anlamda reddetmeye dayalı ırkçılık yerine kolektif kimliği hedef alan bir ırkçılık olarak ortaya çıkmaktadır.
İttihat ve Terakki dönemi uzmanı birçok tarihçi bu yorumun tamamen yanlış olduğunu ortaya koymuştur. İttihat ve Terakki hiçbir zaman yeknesak bir ideolojiye sahip olmamıştır. Holokostun gerisinde ise yüzyıllara dayalı bir Yahudi düşmanlığı mevcuttur. Osmanlı İmparatorluğunda buna benzer bir Ermeni düşmanlığına hiç rastlanmamıştır.
Yukarıda da belirtildiği üzere, Ermeniler Osmanlı toplumu ve bürokrasisine tamamen entegre olmuş bir toplumdur. Hatta İttihat ve Terakki’nin iktidara geliş sürecinde Ermeni gruplarla da işbirliği yaptığı bilinmektedir. İttihat ve Terakki Partisi’nin öncülüğünde oluşturulan hükümetlerde Ermeni asıllı bakanlar görev yapmışlardır. Dolayısıyla, İttihat ve Terakki partisinin birkaç yıl içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk ve Müslüman toplumuna Ermeni düşmanlığını soykırıma vardırma noktasına kadar götürecek bir ideoloji benimsettirmesi de mümkün değildir. Kaldı ki, arşiv çalışmaları bu tür iddiaların tamamen dayanaksız olduğunu ortaya koymaktadır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1919-1922 yılları arasında Osmanlı resmi görevlilerine karşı yürütülen yasal sürecin bir parçası olarak Ermeni iddiaları araştırılmıştır. 144 üst düzeyli Osmanlı yetkilisi tutuklanmış ve yargılanmak üzere İngiltere tarafından Malta adasına sürgüne gönderilmiştir.
Tutuklamalara yol açan bilgiler çoğunlukla yerel Ermeniler ve Ermeni Patrikliği tarafından sağlanmıştır. Aydınlardan, sürgüne gönderilenler Malta’da gözaltında tutulurken, başkent İstanbul’da bulunan ve burada mutlak yetkiye ve güce sahip İngiliz işgal kuvvetleri de bu görevliler hakkında suçlamada bulunmak üzere kanıt aramışlar, ancak, Malta’ya sürgüne gönderilen Osmanlı görevlilerinin ve İttihat ve Terakki mensuplarının Osmanlı Hükümeti’nin Ermenilerin öldürülmesi yönünde emir verdiklerini veya teşvik ettiklerini gösteren herhangi bir kanıta rastlanmamıştır.
ABD ve Fransa arşivlerinde de bu yönde kanıt bulunamamıştır. Malta’da iki yıl dört ay süren tutukluluk döneminin ardından, sürgünler yargılanmadan serbest bırakılmışlardır.
Ermenilerce ileri sürülen argümanlardan biri de Birinci Dünya Savaşından sonra İstanbul’da kurulan Divan-ı Harbi Örfi’lerde yargılanan ve suçlu bulunan Osmanlı yetkililerinin durumudur. Ermeniler bu mahkemelerle “soykırım” suçunun sabit bulunduğunu iddia etmektedirler. Oysa bu mahkemelerin baskı altında ve adil yargılama için gerekli asgari koşulların çok dışında karar almış olduğu unutulmamalıdır.
Konunun Hukuki Boyutu
Soykırım suçunun tanımı, 1948 tarihli “BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nde yapılmıştır. Sözleşmenin 2. maddesine göre, “soykırım” suçunun temel öğesini, belli bir grubun tamamını veya bir bölümünü sırf o grup olduğu için yok etmeye yönelik “niyet” oluşturmaktadır.
Soykırım iddiasında bulunan çevreler, uzun yıllardır süren ısrarlı çabalarına rağmen, Osmanlıların Ermenileri yok etme niyetini gösteren tek bir kanıt bile bulmayı başaramamıştır. Aksine, Osmanlı Hükümeti’nin yerel makamlara, tehcir edilen Ermenilerin korunması talimatını içeren birçok belge mevcuttur.
Uluslararası hukuka göre, sadece yetkili mahkeme soykırım suçunun işlenip işlenmediğine karar verebilir. Bu mahkeme, topraklarında soykırım yapıldığı iddia edilen devletin mahkemesi veya 1948 Sözleşmesine taraf ülkelerin, yetkisini kabul ettikleri bir uluslararası ceza mahkemesi olabilir.
1948 Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesi Sözleşmeye taraf devletlerin arasında Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanmasından doğacak uyuşmazlıkların çözüm mercii olarak da Uluslararası Adalet Divanı’nı göstermektedir. Dolayısıyla, yetkili bir mahkemenin kararının olmaması durumunda, soykırım suçunun “hukuki” olarak varlığı kabul edilemez ve soykırım iddiası yasal zeminde savunulamaz, ileri sürülemez. Bu bağlamda, hakkında böyle bir uluslararası mahkeme kararı bulunmayan Ermeni soykırımı asılsız bir iddiadan ibarettir.
Türkiye’nin 1915 Olaylarına İlişkin Tutumu
Hafıza ve tarihi gerçekler çoğu zaman birbirleriyle örtüşmez. Bir toplumun belirli bir olayla ilgili hafızasını diğer bir toplumun aynen benimsemesini istemek doğru olmadığı gibi haksızlıktır.
Türklerin ve Ermenilerin ortak tarihlerinin bir dönemini ilgilendiren 1915’de yaşanan acı olaylar konusunda da durum budur. Bu nedenle, Türkiye, öteden beri tarihin tartışmalı dönemlerinin tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Sözkonusu döneme dair birincil kaynakları oluşturan Osmanlı arşivleri, askeri arşivler de dahil olmak üzere bütün araştırmacıların hizmetine sunulmuştur. Ülkemiz Birinci Dünya Savaşı şartları altında yaşanmış ve Türk ve Ermeni halklarının ortak tarihlerini ilgilendiren dönemin tarihçiler ve uzmanlar tarafından araştırılmasını teşvik etmekte, döneme ilişkin olarak kaleme alınan bütün eserler, tezimizi desteklesin veya desteklemesin, Türkiye’de okuyucuya sunulabilmektedir.
Türkiye tarihiyle yüzleşmeye hazırdır. Türkiye ile Ermenistan’ın ortak tarihini ilgilendiren bu dönemin tarihçilerce incelenebilmesi için 10 Nisan 2005 tarihinde Sayın Başbakanımız tarafından Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan’a bir mektup gönderilerek, iki ülke tarihçilerinin biraraya gelmeleri, bu tarihçilerden kurulacak bir ortak komisyonun sözkonusu dönemi öncesi ve sonrasıyla Türk, Ermeni ve ilgili üçüncü ülkelerin arşivlerini ele alarak incelemeleri ve bulgularını bütün dünyaya açıklamaları teklifinde bulunmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi de 13 Nisan 2005 tarihinde yayınladığı bir bildiriyle yapılan bu tarihi teklifi oybirliğiyle desteklediğini ilan etmiştir.
Türk ve Ermenilerin 1915 olaylarına ilişkin görüş ayrılıklarını samimi ve açık bir diyalog yoluyla ortadan kaldırmayı amaçlayan Ortak Tarih Komisyonu teklifimiz çerçevesinde 2007 yılından itibaren İsviçre’nin kolaylaştırıcı olarak yer aldığı müzakere süreci sonucunda mutabık kalınan “Türkiye ile Ermenistan arasında İlişkilerin Geliştirilmesine dair Protokol” ve “Türkiye ile Ermenistan arasında Diplomatik İlişki Tesis Edilmesine ilişkin Protokol”, 10 Ekim 2009 tarihinde Türkiye ve Ermenistan Dışişleri Bakanları tarafından imzalanmıştır.
Protokoller onay için Hükümetimizce 10 Ekim 2009 tarihinde TBMM’ne sevk edilmiştir.
Protokoller, 1915 olaylarının bilimsel ve tarafsız bir şekilde ele alınmasını öngören tarihsel boyuta ilişkin bir alt-çalışma komisyonu kurulmasını öngörmektedir.
Türkiye’nin Protokollere dayalı normalizasyon sürecine bağlılığı devam etmektedir. Bu bağlamda, sürecin, Güney Kafkasya’da kapsamlı bir barış ve istikrarı sağlayacak şekilde hayata geçirilmesine yönelik çabalarımız devam etmektedir.


