GÖRÜŞ: Varşova Muharebesi: Çağdaş ve özgür Avrupa’nın en önemli yıldönümlerinden biri

Tarih: 15/08/2020 14:27:25

Sovyet-Polonya Savaşı çağdaş Polonya’nın kuruluş anı olmasının yanı sıra Avrupa farkında olmasa da, aynı zamanda, onu kenetleyen dönüm noktasıdır.

 

 

Tarihin akışını tayin eden dönüm noktaları vardır. Polonya ve Avrupa için bunlardan biri 15 Ağustos 1920 tarihidir. 1918’de yeniden doğan Polonya, İkinci Dünya Savaşı’nda büyük can ve mal kayıpları yaşayan ve güçsüz düşen tüm Batı Avrupa’ya komünist devrimin ateşini taşımayı amaçlayan Bolşevik ordusuyla giriştiği muharebede mutlak zafer elde etti. İngiliz diplomat Edgar D’Abernon’a göre bu, dünya tarihindeki on sekizinci en önemli muharebeydi.

Varşova Muharebesi Avrupa’da totalitarizmle mücadelede karar anı olarak, müttefiklerin 1944 Normandiya Çıkarması ile benzer şekilde anılmayı hak ediyor. 

Varşova Muharebesi Avrupa’da totalitarizmle mücadelede karar anı olarak, müttefiklerin 1944 Normandiya Çıkarması ile benzer şekilde anılmayı hak ediyor. Avrupa’nın Yalta’da bölünmesiyle ortaya çıkan “demir perde”, bu somut olayın Avrupa tarihi açısından ifade ettiği anlamın dünyanın hafızasına hak ettiği şekilde kazınmadığı sonucunu beraberinde getirdi. Burada hem genel kültürü hem de tarih kitaplarını kastediyorum. Avrupalıların hafızasındaki bu boşlukları doldurmanın zamanı geldi. Varşova Muharebesi yıldönümü kutlamaları yalnız Varşova ve Polonya’da değil, tüm Avrupa’da yapılmalı. Vistül’de Polonya kazanmış olsa da, bu zafer büyük ölçüde Avrupalıların özgürlüğüyle, yani totaliter komünizm karanlığından kurtuluşuyla ilgiliydi.

1920 yılı, Polonya’nın Rusya, Prusya ve Avusturya tarafından bölüşülmesiyle 18. yüzyıl sonlarında başlayan olaylar dizisinin son bulduğu yıldır. Varşova Muharebesi, Avrupa ve dünya tarihinin en sıra dışı sayfalarından biridir; çağdaş bir ulus oluşturma sürecinin taçlandırılmasıdır. O ulus ki Polonya’nın 18. yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Avrupa haritasından silindiği dönemde, askeri ve siyasi enkaz üzerine, kendi devleti olmadan oluşturuldu.

 

 

Varşova Muharebesi, Avrupa ve dünya tarihinin en sıra dışı sayfalarından biridir; çağdaş bir ulus oluşturma sürecinin taçlandırılmasıdır. O ulus ki Polonya’nın 18. yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Avrupa haritasından silindiği dönemde, askeri ve siyasi enkaz üzerine, kendi devleti olmadan oluşturuldu.

Polonya’ya özgü dile getirilmesi gereken ilk fenomen, Polonya toplumunun feodal yapısının, Avrupa’daki gibi devlete ait kurum ve kuruluşu olmayan, en çağdaş sivil toplum yapısına dönüşmesi boyutudur. Sokół (Şahin) jimnastik derneği, mali birlikler, bilimsel dernekler, okul programları gibi muazzam toplumsal spor ve kültür kurumları ağı, ancak Japonya’da Meiji dönemindeki güçlü merkezi otoritenin gerçekleştirmiş olduğu reformlarla karşılaştırılabilir. Polonya’yı işgal eden güçlere rağmen, 19. yüzyılın ikinci yarısında bu büyük devrim gerçekleştirildi. Bu durum Polonyalıların kendi tarihlerinden ders çıkarabildiklerine ve pozitivizm, demokratik reform, kadınların ve toplumsal kitlelerin güçlendirilmesi gibi çağdaş kavramlar etrafında birleşebildiklerine delalet eder. Eğitim, bilim ve sosyal düşünce alanında zafer kazanmadan askeri alanda zafer düşünülemez.

Polonya’nın bu sıra dışı ilk demokratik devrim tarihi, Avrupa’da pek bilinmese de, Alexis de Tocqueville’in “Amerika’da Demokrasi” kitabı gibi bir eser ortaya çıkarılabilecek nitelikte bir hikayedir. Polonya bağımsızlığını 1918’de yeniden kazandıktan hemen sonra, Batı dünyasının seçimlere ve sosyal hayata dair en çağdaş yasalarını kabul etti. Özgürlüğü yeniden kazanmış olmanın verdiği birlik duygusu, önyargıları ve geniş toplumsal gruplara yönelik ayrımcılık iştahını yendi. 19. yüzyıl sonlarında yapılan düşünsel çalışmalar, kamu kurumlarının 1918’den sonra geri kazanılmasıyla birlikte kamu sektöründe de yerini bulmalıydı.

Polonya fenomeni, Batı Avrupa’nın demokratikleşmesinden farklı bir demokratikleşme hikayesidir: Bağımsızlığın ve sosyo-politik öznelliğin eş zamanlı olarak geri kazanıldığı bir demokratikleşmedir. Bu demokratikleşme hareketi, 19. yüzyılda Avrupa’ya hâkim devletlerin emperyalizmine, mutlakıyetine ve despotluğuna karşı inşa edilen çağdaşlıktır. Bu, devletin verdiği olağanüstü zor bir olgunluk sınavıyla taçlandırılmış bir tarihtir; zira Polonya bağımsızlığını geri kazanalı iki yıl bile geçmeden, totaliter Bolşevik tehditle karşı karşıya kalmıştı.

 

 

 

Bolşeviklerle yapılan savaş, Polonya ulusunun olağanüstü siyasi birliğinin bir göstergesiydi. Temmuz 1920’de, Halk Hareketi’nin lideri Wincenty Witos’un başbakan ve Polonya solunun liderlerinden Ignacy Daszyński’nin de başbakan yardımcısı olarak yer aldığı Milli Savunma Hükümeti kuruldu. Yeni kazanılan vatanın devlet mevcudiyetinin savunulması mevzubahis olduğu için, Polonya bağımsızlığının öncüleri arasındaki siyasi görüş farklılıkları tamamıyla göz ardı edildi. Polonya’nın siyasi eliti, olgunluk sınavını ülkenin içinde bulunduğu en kritik zamanda verdi. Polonya halkı, Katolik Kilisesi’nin de büyük desteğiyle, savaş mücadelesinde hep birlikte saf tuttu. Bolşevik birlikleri, bu kadar zor kazandıkları bağımsızlıklarından vazgeçmeye niyeti olmayan bir ulusa karşı savaşmak durumundaydı.

Polonya-Bolşevik savaşının odak noktası, Mareşal Piłsudski ve Genelkurmay Başkanı Tadeusz Rozwadowski adlı komutanlar ve General Władysław Sikorski ve Edward Śmigły-Rydz gibi harekât komutanlarının, Polonya’nın içlerine doğru ilerleyen Bolşevik güçlerine karşı sergilediği cesur bir karşı saldırı olan Varşova Savaşı’ydı.

Ünlü Fransız savaş tarihçisi Hubert Camon, Varşova Savaşı’nda Polonyalılara zafer kazandıran hilal taktiğinin, zamanında Napolyon’un kullandığı bir taktik olduğu değerlendirmesinde bulunuyor. Polonyalılar Batı Avrupa’ya doğru büyük bir hızla ilerleyen güçlü Bolşevik ordusunu en az zayiatla mağlup etti. Polonya’nın Birinci Dünya Savaşı’nda en fazla zarar gören ülkelerden biri olduğu göz önüne alındığında, Polonya toplumunun ortaya koyduğu savaş seferberliği sıra dışı bir durumdu. General Haller’in gönüllü ordusunun, kısa sürede 100 bin askeri aşacak şekilde kurulmuş olması da Polonyalıların verdiği karşılığın en önemli göstergesidir.

 

 

Basın, Polonyalıların bu zaferini, Fransız-İngiliz kuvvetlerinin Alman ordularını durdurduğu Birinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktası olan “Marne Mucizesi”ne atıfta bulunarak “Vistül Mucizesi” olarak adlandırdı.

Polonya-Bolşevik savaşı sadece büyük orduların çatışmaları, toplumun olağanüstü mücadelesi ya da komutanların stratejik dehasıyla ilgili değildi. Aynı zamanda istihbarat servisleri arasında da bir mücadele vardı; yani şifreler, akıl ve zekâ gücü de bu savaşta önemli rol oynadı. Varşova Savaşı’nın gizli cephesinin en büyük kahramanı ise Sovyet şifrelerini kıran Polonya askeri istihbarat subayı Jan Kowalewski’ydi. Polonya’nın harekât stratejisini oluşturmak için gereken temel bilgilerin alınmasına yardımcı olan onun çalışmalarıydı. Bu gizli kahraman 1920’de Sovyetlerin Avrupa'ya yönelik saldırılarının durdurulmasında da çok önemli bir rol oynadı. Ayrıca o, İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra’da bulunan sürgündeki Polonya hükümeti tarafından tasarlanan ve İtalya, Romanya ve Macaristan’ı Mihver güçleriyle ittifaktan çekerek Müttefiklerin Balkanlar’ı işgalini hazırlayacak olan Tripod Hareketi’nin de önemli bir figürüydü. Ne yazık ki Stalin’in baskısı altında olan Roosevelt, Winston Churchill tarafından zorlanan Balkanlar’a inme planından vazgeçti. Tarih farklı bir şekilde cereyan etseydi, Jan Kowalewski totaliter Sovyet egemenliğinden Doğu Orta Avrupa’yı iki kez kurtarmış olacaktı.

 

 

Varşova Muharebesi’nin 100. yılı, günümüzün özgür Avrupa’sının en önemli yıldönümlerinden birini oluşturuyor. Polonyalılar Batı’yı Fransız tarihçilerin ünlü Komünizmin Kara Kitabı’nda anlattığı totaliter soykırım deneyiminden kurtardı. Polonya’nın komünizm deneyimi, beraberinde ülkeye ve halkına getirdiği trajik ve uzun vadeli sonuçlarıyla çoğu kez yanlış anlaşılıyor. Komünizmin mirası, demokratik dönüşüme uğrayan ülkelerin sosyal ve kurumsal gerçekliğini deforme eden gerçek bir sorun. Nobel Edebiyat Ödülü alan ünlü Polonyalı yazar Władysław Reymont, Varşova Savaşı’ndan sonra yazdığı “İsyan” (Lehçe orijinal ismiyle Bunt) adlı romanında, totaliter rejimin alegorisini, hayvanların insanlara karşı isyanıyla tasvir eder. Yazar bu romanı, George Orwell’in ünlü “Hayvan Çiftliği” eserinden yirmi yıl önce kaleme almıştır. O dönemde böyle bir eser ortaya koyabilmesinin asıl nedeni ise Polonyalıların komünizmle Batı’dan çok daha önce karşı karşıya gelmiş olmasıdır.

Varşova Muharebesi aynı zamanda 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başlarındaki dönemde, Avrupa tarihindeki en sıra dışı ve anlatılmayan olgulardan biri olan ve Polonya’nın halk tabanından gelen, 50 yılı aşkın bir demokratik devrim sürecinin bir sonucudur. Bu büyük bir vatanseverliğin, dini bağlılığın, askeri dehanın ve şifrelerin öneminin hikayesidir. Polonya-Bolşevik savaşı, modern Polonya’nın kuruluşu için olduğu kadar, yeterince farkında olunmasa bile tüm Avrupa için önemli bir dönüm noktasıdır. İki farklı medeniyetin gerçek çatışmasıdır. Bunu “İşgalcilere karşı mücadele eden ve nihayetinde hayatları pahasına bu mücadeleyi kazananlara karşı doğduğum günden beri büyük bir borcum var” diyen, 1920 doğumlu, daha sonra karşımıza Papa II. John Paul olarak çıkacak olan Karol Wojtyła’dan daha iyi kimse bilemez. Bu borcu geri ödeme yükümlülüğü hepimize aittir. Üzerinden 100 yıl geçen Muzafferane Varşova Muharebesi’nin ardından, bugün, kendimize ve tüm Avrupa’ya bunu hatırlatmak için mükemmel bir fırsat.

 

[Polonya Başbakanı Mateusz Morewiecki tarafından kaleme alınan bu metin, Ulusal Anma Enstitüsü ile ortaklaşa gerçekleştirilen bir proje kapsamında “Wszystko co Najważniejsze” adlı Polonya dergisiyle eşzamanlı olarak yayımlanmaktadır]

Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.



Kaynak : aa.com.tr