03:02 am - Tuesday 06 December 2016
| | |


ABD ve Batı medyasının varoluşsal krizi

By TUİD WebAdmin - Sal Ağu 02, 12:14 pm

resized_8b6da-09a073e7dusuncegunlugu_27_07_2016

Doç. Dr. Şener Aktürk
Koç Üniversitesi

Ortadoğu’nun en eski, uzun ömürlü ve kurumsallaşmış demokrasisine sahip olan Türkiye, çoğu dış destekli pek çok askeri darbe teşebbüsüne sahne olmuştur. Diktatörlük dönemleri, ülkenin siyasi gelişimine ağır darbe vurmuş, demokrasi dönemlerinde kademeli olarak çözülmeye başlamış sorunların derinleşmesine sebep olmuştur. 15 Temmuz’daki darbe teşebbüsünün halkın direnişi sayesinde yenilmesi, demokrasi tarihimizde şerefli bir dönüm noktası olmuştur. Buna karşın, Müslüman ülkelerde demokrasi eksikliğinden yakınan ABD’deki gözlemcilerin pek çoğu, bu darbeyi başarısızlığa uğratan halk direnişini tebrik etmek bir yana açıkça küçümsemiş, hatta bazı gözlemciler darbeye direnenleri şiddetle ve terörizmle özdeşleştirerek kriminalize etmiştir. Gerek sağ muhafazakar (ör. Fox TV) gerek sol liberal (ör. New York Times) medya organları, gerek ‘neocon’ (ör. American Enterprise Institute-AEI) gerekse partiler üstü etki ve güç sahibi düşünce kuruluşlarında (ör. Council for Foreign Relations-CFR) uzman veya lider pozisyonunda olanlar, Türkiye’deki darbeyi ya açıkça desteklemiş (Michael Rubin, AEI) veya ‘darbe ve Erdoğan’ın otoriterliği arasında tercihin zor bir ikilem’ (Richard Haass, CFR) olduğu iddiasıyla askeri diktatörlük ile seçilmiş bir iktidarı aynı derecede kötü gördüklerini beyan etmişlerdir. ABD medyası ve düşünce kuruluşlarından kaynaklanan ve darbe girişimini olumlayan onlarca ‘haber’ ve yorumu bu özet yazıda analiz etmek mümkün olmasa da, bu haber ve yorumlarda sıkça kullanılan üç ana iddiaya ve yokluğuyla dikkat çeken bir anlamlı boşluğa kısaca değineceğim.

ABD’İN İÇKİN ÖNYARGISI

Darbe teşebbüsüne ilişkin ABD kaynaklı haber ve yorumların pek çoğuna içkin olan en temel önyargı şöyle özetlenebilir: ‘İslami hareketler kötüdür, oysa demokrasi iyidir, dolayısıyla İslami boyutu olan bir hareket demokrasi getiremez.’ Bu önyargı, somut gerçeklikle örtüşmemektedir. Katolik kilisesinin Polonya’da komünizmin yıkılmasındaki rolünden Avrupa çapındaki ‘Hristiyan Demokrasi’ tecrübesine, ABD’de kiliselerin sivil toplum ve siyasi mücadelenin önemli bir unsuru (hatta siyahların ‘sivil haklar’ mücadelesi gibi konularda başat unsuru) oluşuna, Endonezya’dan Tunus’a kadar Müslüman ülkelerde dini grupların otoriter rejimlere karşı direnişin ve demokratik taleplerin taşıyıcısı olmasına kadar çok sayıda örnek gösteriyor ki dindarlar da pekala demokratikleşmenin taşıyıcı unsuru ve hatta lokomotifi olabilir.

Türkiye örneğinde de AK Parti’nin halkın en azından yarısını etkileyen başörtüsü yasağının kaldırmasından, Kürtçe, Zazaca, Çerkesce ve diğer azınlık dillerinde devlet destekli yayın ve seçmeli dersleri başlatmasına, Andımız’ın kaldırılmasından gayrimüslim vakıf mallarının iadesine kadar son 14 yıllık tecrübede gördüğümüz budur. Özgürlüklerin genişletilmesi, Kürtler dahil dindarların ve gayrimüslimler dahil azınlıkların on yıllardır var olan bazı hak taleplerini karşılamaya yönelik adımlar atılması, bu reformların öznesi (‘faili’) olan AK Parti’ye ve seçmenine iç siyasette belirgin bir demokratik üstünlük sağlamıştır. 15 Temmuz darbe teşebbüsüne karşı esasen partiler üstü bir niteliği olan ve tüm partilerin destek beyan ettiği halk direnişinin örgütlenmesinde AK Parti’nin liderlik rolü üstlenmesi de, iç siyasette bu partinin çizgisini diğerlerinden daha ileri bir noktaya taşımıştır.

İSLAMOFOBİKLERİN VAROLUŞSAL KRİZİ

İslamofobiyle malul ABD’li gözlemciler için bu durum varoluşsal bir kriz demektir: Özgürlük, eşitlik ve demokrasi gibi ABD’nin kendini idrakinde merkezi yeri olan taleplerin mücadelesini yapan kitlelerin İslami bir kimliğe sahip olması, Ralph Peters gibi İslamofobik bir yorumcu için kabul edilemez bir çelişki, olmaması gereken, doğası gereği olamayacak bir şeydir. Dolayısıyla Ralph Peters, Fox TV’de, ‘eğer darbe başarılı olursa, İslamcılar kaybeder ve biz kazanırız’ derken, Michael Rubin, ‘Türkiye’de darbe bir umut olabilir’ yazarken, Demokrat Parti milletvekili Brad Sherman, ‘umarım Türkiye’de askeri darbe gerçek demokrasiye yol açacaktır,’ iddiasını Twitter’dan paylaşırken, İslamofobik dünya görüşleri çerçevesinde ‘gerçek’ demokrasiyi savunduklarını iddia ediyorlar. (Manidar bir tesadüf: 10 yıl önce yine Yeni Şafak’ta yayınlanan yazımın konusu da aynı Ralph Peters’ın Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde yayınlanan ve Ortadoğu’yu etnik kimliklere göre bölmeyi öneren ‘Kan Sınırları’ başlıklı makalesinin bir eleştirisiydi: ‘Yeni Ortadoğu Projesi, Ortadoğu’yu paramparça edecek’, 12.08.2006). Darbeye direnenlerden sakallı, sarıklı ve cübbeli olanların fotoğraflarının (sanki bu insanlar demokrasi talep edemezmiş gibi), savunulanın demokrasi olmadığını ‘kanıtlayan esas delil’ olarak dolaşıma sokulması, darbeye direnişin küçümsenmesi ve kötülenmesinde kullanılan bu önyargının bariz bir tezahürü.

ÇARPIK NEDENSELLİK ANLAYIŞININ HAKİMİYETİ

Bu haberlerde yaygın ikinci eğilim şöyle özetlenebilir: Kesin olarak gerçekleşmiş darbe teşebbüsünün somut vahşetini ve darbenin mağlup edilmesinin demokrasi açısından hayati önemini küçümseyerek, bu somut gerçeklerle aynı oranda ve hatta daha fazla olarak geleceğe ilişkin soyut, spekülatif ve gerçekleşme ihtimali bilinemeyecek endişe ve korkulara yer verilmesi. Oysa habercilik diline hakim olması gereken elbette ilki, yani gerçekleşmiş olayın somut detaylarının (5N 1K olarak bilinen) irdelenmesidir. Sorumlu bir habercilik ve analizin bu ilkelerini hiçe sayarak, darbe teşebbüsünün ‘failini’ (kim yaptı?) saklayan veya mazur gösteren, darbe teşebbüsünü ‘Erdoğan politikalarının kaçınılmaz bir sonucu’ olarak tanımlayarak neredeyse ‘darbenin faili Erdoğan’ demeye getiren çarpık nedensellik anlayışı, çoğu yorum ve haberde hakim olmuştur.

Bazı haberlerde görülen üçüncü unsur, halk direnişinin şiddetle özdeşleştirilmesi ve hatta bazı haberlerde terörizm sempatizanlığıyla itham edilmesidir. Darbe karşıtı göstericiler için ‘mob’ (başıbozuk/güruh/sürü) hatta ‘violent mob’ (şiddet kullanan başıbozuk/güruh/sürü) tabirini kullanan ‘haber’ ve yorumlar, milyonlarca insana ulaşan ana akım medyada dahi yer bulmuştur. Bu dili en uç noktaya taşıyan bazı haberlerde, darbe karşıtlarının işaret parmaklarını kaldırarak tekbir getirdikleri, bu davranışın da IŞİD’in sembolü olduğu, dolayısıyla darbe karşıtlarının IŞİD taraftarı olduğu gibi galiz bir iftira dahi yer almıştır. Michael Rubin’in New York Post’ta darbenin ilk saatlerinde yayınlanan (TSİ, 01:59, 16.07.2016) yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Hamas, El Kaide bağlantılı Nusra ve hatta IŞİD gibi terörist örgütlere destekle flört etmiş bir lider’ olarak itham edilmesi, daha sonra bazı haberlerde darbe karşıtları için kullanılan ‘terörizm sempatizanı’ iftirasıyla paralellik arz etmektedir.

Son olarak bu haberlerde bahsedilse bile komplo teorisi olarak geçiştirilen bir konu var ki o da darbeyi yapan çekirdek kadronun Gülenci olduğu ve Gülencilerin CIA aracılığıyla ABD tarafından on yıllarca desteklenip himaye edildiği, dolayısıyla bunun ABD tarafından NATO üyesi Türkiye’nin seçilmiş hükümetine karşı yapılmış bir darbe olduğu iddiasıdır. ABD medyasında kendi devletlerinin dış politikasına ilişkin bu müthiş iddia üzerine bir araştırmacı gazetecilik örneği göremediğimiz gibi, ABD’nin neden müttefiki Türkiye’nin seçilmiş hükümetini devirmek isteyebileceği eleştirel bir dille sorgulanmamıştır. Oysa ABD’nin 1953’te İran’ın ilk ve tek demokratik yollardan seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinden bu yana doğrudan organize ettiği veya dolaylı yoldan desteklediği onlarca askeri darbe olduğu iyi bilinmektedir. Özellikle solcu hatta sosyalist ve anti-emperyalist olduğu iddiasındaki süreli yayınların ve entelektüellerin bunu sorgulamamış olmaları manidardır. Buna da, ABD kaynaklı haberlerdeki ‘manidar suskunluk’ veya ‘anlamlı boşluk’ denilebilir.

 

http://www.yenisafak.com/

TUID bizi Twitter da takip et, Facebook da ekle. RSS servisimize üye ol